hell is other peoplehell is other people

/deneme /an

sıfır noktası [1]

sıfırın berraklığı: eksilerek çoğalmanın eşiğinde

modern yaşamın en büyük tragedyası, her boşluğu bir şeyle doldurma mecburiyetine olan sarsılmaz inancımızdır. ajandalarımızdaki boş saatleri, evimizdeki boş köşeleri ve zihnimizdeki o nadir sessizlik anlarını bir veriyle, bir eşyayla ya da bir gürültüyle istila etmeden duramıyoruz. oysa biriktirdiğimiz her şey, zamanla sırtımızda taşıdığımız ama varlığını kanıksadığımız birer tortuya dönüşüyor. tıpkı açık unutulmuş onlarca tarayıcı sekmesinin bilgisayarı yavaşlatması gibi, hayatın üzerimize yığdığı bu entropik yük de bakışlarımızı bulandırıyor. i̇şte tam bu noktada, “sıfır noktası” bir yok oluşu değil, aksine görmeyi engelleyen tüm fazlalıkların ayıklanmasını temsil eden entelektüel bir zaruret olarak karşımıza çıkıyor.

sıfır, aslında evrenin en dürüst koordinatıdır. matematikçiler için bir etkisiz eleman, fizikçiler için tüm hareketin sustuğu mutlak bir durak olan bu nokta, insan deneyiminde bir “reset” mekanizmasıdır. ancak bu sıfırlama işlemi, romantik bir “yeni bir ben” vaadinden ziyade, zihnin kendi fabrika ayarlarına, yani o berrak ve tarafsız boşluğa dönme çabasıdır. nöronlarımız bile hayatta kalmak için bazen bağlarını koparmaya, yani unutmaya ihtiyaç duyar. zira hatırlamak kadar unutmak da, biriktirmek kadar eksiltmek de hayati bir fonksiyonudur varoluşun. bizler ise çoğu zaman bu ayıklama protokolünü bir kayıp olarak nitelendirip, geçmişin tozlu raflarında biriken her hatırayı ve her sıfatı kimliğimizin bir parçası sanarak yanımızda taşımaya devam ediyoruz. oysa sıfır noktasına çekilmek, kim olduğunuzu değil, kim olmadığınızı keşfetmektir.

bu derin sessizlikte, dışarıdan gelen taleplerin ve içsel gürültünün sustuğu o aralıkta, gerçeklik en yalın haliyle beliriverir. sıfır noktası, bir ressamın henüz ilk fırçayı vurmadığı o gergin ve potansiyel dolu beyaz tuvalin kendisidir. orada geçmişin pişmanlıkları ya da geleceğin kaygıları yoktur; sadece saf bir “şimdi” ve sınırsız bir ihtimal denizi vardır. bu noktaya ulaşmak için büyük devrimlere değil, sistematik bir sadeleşmeye ihtiyaç duyarız. dijital gürültüden, işlevini yitirmiş alışkanlıklardan ve üzerimize yapışan eğreti rollerden sıyrıldıkça, altındaki o bozulmamış çekirdeğe yaklaşırız. çünkü gerçek bir hikâye, ancak önceki cümlelerin ağırlığından kurtulup bembeyaz bir sayfaya cesaretle bakabildiğimizde yazılmaya başlar. sıfır noktası, işte o sayfanın kendisidir; ürkütücü derecede boş ama bir o kadar da özgür.

g.

[1] [2] [3] [4] [5] [6]